NE SAĞ, NE SOL. ÖNCE TÜRKİYE!!!
EdipÖlmezYurdakul

Başka Türkiye Yok!!

SİZDEN GELENLER BÖLÜMÜNE HER TÜRLÜ YAZILARINIZI GÖNDERİP YAYINLATABİLİRSİNİZ. OLMEZYURDAKUL@GMAİL.COM ADRESİNE YAZINIZI GÖNDERMENİZ YETERLİDİR.

• 9/12/2007 - Isparta Uçak “Kaza”sı Ülkenin “Beyin Kaynaklar

Bölüm: Siyaset

Çocukken aklım erip de dosya kağıtlarını katlayıp, uçak yaptığımdan beri uçaklara ve uçak kazalarına karşı hep özel bir merakım olmuştur. Çok gençken Yeşilköy’deki Hava Harp Okulu’nun ya da Havacılık Müzesi’nin (Ne güzel bir müzedir o mutlaka gezin) önünden her geçişimde pilot olmayı hayal etmişimdir çoğu kez. Ne var ki, o esnalar “memleketi kurtarmaya” soyunduğumdan hayalimi gerçekleştiremedim. (Sadece yolcu olarak 4-5 kere uçma deneyimini yaşadım. Büyük keyifti.) Sonunda ne memleketi ne de kendimi kurtarabildim o başka! Gene o yıllarda havacılık dergileri alır, havacılıkla ilgili haberleri okurdum. Uçak resimlerini keser, bir deftere yapıştırır, model ve teknik özelliklerini ezberlerdim. Hiç unutmuyorum kapağına bir de “Phantom” resmi yapıştırmıştım. Bu ilgimi zamanla yitirdim ama havacılıkla ilgili her yeni gelişme veya uçak kazası çok yüzeysel de olsa beni bu konularda düşünmeye sevk ediyor. Bir de tabii 11 Eylül’den bu yana daha özel boyutta, başka bir merakım oluştu. (Boeing uzmanı oldum bu yüzden!) Özellikle de “uzaktan kumanda” teknolojisi ile donatılmış uçaklara karşı.Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların içinde “terörist” hatta hiç kimse olmadığını anlatan “Kamikaze Operasyonu” romanımı okuyan okurlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

 

Neyse, bunlar şimdi çok gerilerde kaldı. Fakat arada sırada bu merakım depreşiyor. Özellikle de merakımı gıdıklayan bir “kaza” olduğunda. Tatmin edilmemiş bir arzunun tortuları olsa gerek arada sırada da olsa bu konularda yazmaktan hoşlanıyorum. (Örneğin bu tip bir yazım için Korsan Gazete arşivindeki “Garip Ötesi Uçak kazası ve İki Versiyonlu Bir Senaryo” başlıklı ve 24.10.2005 tarihli makaleme bakabilirler.) Nitekim Isparta’da son yaşanan kaza da bana aynı tür şeyler düşündürttü. Bilindiği üzere uçakta yolcu olarak bulunan Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Özgen Berkol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesinden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan öldüler. Bu kıymetli bilim insanlarımız "Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı Ve Test Laboratuarları" projesinde görevli olan son derece “özel” bir alanın çok önemli bilim neferleriydiler. Zaten aynı konuda bir “çalıştay”a da gitmekteydiler. Kısaca bu insanları yok ettiniz mi Türkiye’nin söz konusu alandaki ilerlemesi en az bir 10 yıl atar. Bu da birilerine yeter de artar bile…

Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık'ın, İsviçre'nin Cenevre kenti yakınlarında kurulu, "European Organization for Nuclear Research (CERN)"deki "Atlas Deneyi"nde çalışırken alanının sayılı isimleri arasına girmişti. Arık başkanlığındaki grup, aynı zamanda "Karanlık madde" arayan "CAST deneyi"nde de çalışıyordu. Hani şu Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar” romanında bahsettiği yer ve konu.

 

İşte bu yüzden kaza haberini duyduğumdan beri benim “paranoyak” zihnim yeniden çalışmaya başladı. (Neyse ki bu kez paranoyamda yalnız değilim. Tüm toplum aynı şekilde düşünmeye başladı. O kadar ki “komplo” kelimesi sadece hakaret etmek için hatırlayan Hürriyet gazetesi bile “komplo” manşetleri atar oldu. Neyse bunu da Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök açısından bir “ilerleme” görüyorum!) Eğer iddia edildiği gibi bu insanlar Türkiye için çok hayati bir projenin yürütücüleri iseler –ne gibi adımlar attıklarını bilemiyoruz- birilerinin ilgi alanına çoktan girmiş olabilirler. O “birileri” ki, kendi inisiyatifleri dışında bilim yapılmasından, dahası hayata geçirilmesinden hiç hoşlanmazlar. O yüzden Türkiye için çok hayati olan bilim faaliyetinin hele de böylesi spesifik bir alanda yürütülmesini engellemek istemiş olabilirler.

 

Türkiye üzerinde çok cepheli derin bir savaş verildiğini artık en aptal kişiler dahi biliyor. Bunun ekonomik, siyasi, kültürel, dini, askeri boyutları var. Öyle görünüyor ki, bir süredir de buna “bilimsel” konularda verilen savaş eklenmiş durumda. Çok değil bundan bir süre önce ASELSAN’ın F-16’ların elektronik sistemleri projeleri için çalışan mühendislerimizin “intihar” görünümlü “örtülü suikastlara” kurban gittiklerini hatırlayalım. (Tabii aydınlarını korumayan, koruyamayan devlet bilim adamlarını da koruyamaz! Bu ülkenin istihbarat ve güvenlik servisleri ne işe yararlar samimi olarak soruyorum?) Hal böyle olunca dünyanın geleceğine yön verebilecek önemdeki “toryum” maddesine yönelik bir konuda “küresel güçler”in hareketsiz kalması beklenemez. (Demek ki Türkiye bu alanda oldukça önemli bir pozisyonda ve çok ileri adımlar atmaya hazırlanıyor olmalıydı ki iş ciddiye binmeden önünü kesmek istediler. Tam da yeni “Nükleer Yasası”nın tartışıldığı şu günlerde olması ayrıca ilginç!) Onlarda kendi savaşlarında bazı “derin operasyonlar” uygulayacaklardır. Çünkü bilim, hele de gelişmiş nükleer bilim “apolitik” bir konu değildir. Bu güçler açısından bakıldığında bilimsel faaliyet “kendi haline” bırakılamaz. O kadar ki o alandaki atılacak bir adım dünya dengelerini bile sarsabilir. Bunun için sabotajda yaparlar, suikast da tertiplerler. (11 Eylül sonrası ortaya çıkan “mikrobiyolog seri cinayetleri”ni hatırlayalım) Burada “teknoloji casusluğu”nun çok özel bir alanıyla karşı karşıyayız gibi geliyor bana. İkinci dünya savaşın bitiminden ve Nazi bilim adamlarının kaçırılmasından bu yana bu konudaki savaş derinleşerek sürüyor.

 

Çünkü bilimi insanlar yapar ve özellikle de sayıları fazla olmayan sıra dışı insanlar. Uygarlığımızın bugün geldiği aşamada bilimin ne kadar büyük payı olduğu ve tam bu noktada bilimin ne kadar kötüye kullanılma çabası içinde olduğunu da söylemeye hacet yok. Bu yüzden dünya egemenleri ve onların emrindeki istihbarat servisleri bilimi ve bilimsel faaliyeti sıkı bir izlemeye, denetime ve yönlendirmeye almışlardır. Bu çizginin dışına çıkanlar önce parayla hizaya getirilir, yok gelmiyor, “yurtseverlik” gibi “aptalca” (!) güdülerle hareket ediyorsa başka yollarla. Bütün bunlar da olmuyorsa o zaman başına bir şeyler geliverir. Bilim ve bilim adamları günümüzde kapitalist-emperyalist sistemin bir tutsağıdırlar. Beyinlerini ya küresel güçlerin hizmetine sunacaklar ya da bir toplu iğne bile icat edemeyecek kadar dışlanacaklardır.

 

Neyse tekrar “kaza” olayına gelelim. İlk günden beri basında yer alan iddiaları takip ediyorum. Her biri birbirini tekzip ediyor ve bir “zihin bulandırma” çabasının ürünü gibiler adeta. Bunların bazılarına bir göz atalım:

 

Uçağı Açık Cep Telefonları Düşürdü: Öncelikle cep telefonları uçakları böylesi kolaylıkla düşürebilseydi havada uçak kalmazdı. Ayrıca cep telefonlarının uçak düşürdüğüne dair elde kesinleşmiş bir kanıt yok. Bu da modern bir “şehir efsanesi” gibi. Sadece haklı ve yerinde bir önlemdir o kadar. Hassas elektronik aletleri etkilememesi için bir “önlem” olarak yasaktır. Ayrıca bu olayda cep telefonlarının çaldığı sadece bir iddia düzeyinde kalmıştır. Bu iddiaya göre kaza sonrası olay yerine varan kurtarma ekipleri çok sayıda çalan cep telefonuna rastlamışlardır. (Ki, bu iddia reddedildi) Eğer öyleyse bu ancak yolcuların son dakikalarda çok önemli ve “acayip” bir durum yaşadıklarını, bunu haber vermeye çalıştıklarını gösterir. Bunun araştırılması gerekir. Yoksa niye açsınlar ki?

 

ILS (Instrumental Landing Sistem) Yoktu: Bu da işin ayrı bir “geyiği”dir. ILS henüz nispeten yeni bir teknolojidir. Yere iniş aşamasında büyük kolaylık sağlar. Ama o kadar. Düne değin yoktu ve bütün uçaklar mekanik olarak, pilot inisiyatifiyle, “göz kararı” rahatlıkla iniyorlardı. Ayrıca halen ILS olmayan dünyada birçok havaalanı vardır. ILS yokluğu bir kaza nedeni değildir. Ayrıca VOR sistemi de benzer işi görür. Dolayısıyla ILS zorunluluk olmadığı gibi kazaya da yol açmaz. Bunu öne sürenler ya ILS nedir bilmeyen cahillerdir ya da art niyetlidirler.

 

EGPWS Sistemi Çalışmadı: Uçaklarda bulunan bu sistem uçuş aşamasında pilotlara önlerindeki dağ ve benzeri engebeleri gösterir. Düşen uçakta bu sistemin olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla bu iddiada geçersizdir. Kaldı ki, olmasa bile pilotların bu kadar “dikkatsiz” olabileceklerini düşünmek saçmadır.

 

Pilotlar Sarhoştu: Olay sonrası pilotlardan alınan kan örnekleri ve tahlillerinde alkole rastlanmamıştır.

Pilotlar ve Ekip Yorgundu: Bu da doğrulanmamış bir iddiadır. Hiçbir pilot ne kadar yorgun olursa olsun, sırf 5-10 dakika kazanacağım diye normal uçuş açısını değiştirmez. Kaldı ki pisti gördüğünü söyleyen bir pilot niçin yeni bir manevra yapsın. (Ayrıca alana iniş ya da kalkış yapacak başka uçak da yok. Diğer bir tabirle trafik yoğun değil. Yani doğrudan inmek aslında en kestirme yol.) Bunun ya başka bir “nedeni” vardır ya da iddia geçersizdir.

 

Vertigo Etkisi yaşadılar: Çok uzun süre deniz veya karlık alan üzerinde uçan pilotların yaşadığı bir “yön tayin bozukluğu”dur. (aşağısı mavi yukarısı mavi veya aşağısı beyaz yukarısı –bulutlar- beyaz) Bir “yanılsama” nedenidir. Gece uçuşlarında da ortaya çıkabilir. Ancak bunun için çok uzun mesafelerde saatlerce uçmaları gerekir. Oysa uçtukları mesafe kısadır. Burdur Gölü ise çok büyük bir göl değildir.

 

Uçak U Dönüşü Değil O Dönüşü Yaptı: Bunun kesin” nedeni bilinmiyor. Sadece varsayımlar var.

Pilotlar Isparta’ya ilk kez Uçuyordu: Pilotların uçtukları güzergâhı ve indikleri havaalanını bilmeleri bir avantajdır. Böylelikle olası aksiliklere veya doğal engebelere karşı daha duyarlı olurlar. Ancak o kadardır. Dünya üzerinde çok daha zor şartlardaki havaalanlarına ilk defa iniş yapan binlerce pilot vardır. O zaman ortalık kazadan geçilmezdi. Kaldı ki bu pilotlar binlerce saat uçuş deneyimi olan pilotlardır. İlk defa uçuyor olmaları kendi başına bir kaza nedeni değildir.

 

Rüzgâr Etkisi: Özellikle uçak yan dönüşler yaptığı esnada “rüzgâr kırılması” denen olguyu yaşar. Ancak bunun çok sert bir “rüzgâr” olması gerekir. Ayrıca uçaklar bu ihtimal düşünülerek ona göre dizayn edilmişlerdir. Aksi taktirde her rüzgâr yediklerinde uçurtma gibi düşmeleri gerekirdi. Saçmadır. Kaldı ki o günkü ve o saatteki hava raporları böyle bir “etki” olmadığını göstermektedir.

Hava Koşulları: Aynı şekilde o gün Isparta üzerindeki bütün hava koşulları göstergeleri normaldir. Görüş açık, hava sakin ve mehtap aydınlığında olduğu söylenmektedir. Yağmur, kar, fırtına, sis, yıldırım, vb gibi doğal etkiler yoktur. Öyle bile olsa bu şartlarda kalkış ve iniş yapabilen binlerce uçak vardır. Tek başına açıklayıcı bir faktör yoktur.

 

Yakıt Bitti: Çoğunlukla uçaklar tam depo dolmadan kalkış yaparlar. Ancak bu uçacakları mesafe hesap edilerek yapılır ve yeterden biraz fazla yakıt her ihtimale karşı konur. Uçak büyük bir “rota sapması” yaşamamıştır. Rötar yapmamıştır. Çok uzak mesafelerden gelmemektedir. Uçuş trafiği yoğunluğundan dolayı pisti defalarca “pas” geçmemiştir. Tanklarında sızma yoktur. (Olsa göstergeler gösterir.) Demek ki uçağın yeter yakıtı vardır. Uçak şirketleri de bu iddiayı reddetmişlerdir. Mantıkidir. Gerçi uçakta yangın çıkmaması buna kanıt gösterilmektedir. Ancak unutulmamalı ki, yangınsız birçok uçak kazası da vardır.

 

Cihazlar hassasiyetini yitirdi: Bir uçakta birçok elektronik gösterge ve cihaz vardır. Bunlarda bir “bozukluk” oluşmuşsa veriler yanlış görülebilir. Kumanda kilitlenebilir. Bu mümkündür ama çok düşük bir ihtimaldir. Ayrıca bu aygıtlar “dış bir etki” ile de planlı ve istemli olarak bozulabilir.

Uçağın Bakımı Yapılmadı: Bu mümkündür ama yeterli değildir. Bakım süreleri standarttır. Oysa her uçağın kendi “ömür” süresi vardır. Kâğıt üzerinde bu süreler aşılmış görünse bile bu düşeceğinin garantisi değildir. Nitekim birçok özel şirket masraflı olacağı için opsiyonları zorlamaktadır. Kaldı ki, kiralayıcı ve kullanıcı şirket aksini iddia etmektedir. Bu iddialar daha ziyade World Focus Havayolları şirketinin eski yönetim kurulu başkanı Av. Murat Başman’ın iddialarına dayanmaktadır.

Göldeki Işıkları Pist Sandı: En komik iddia da budur. Her pilot eğer kör değilse havaalanı pisti ışıkları ile göl yansımalarını ayırt edebilir. Kaldı ki “İn bound” olan (pisti karşılayan) ve kuleye onaylama veren bir pilotun bunu bir gölle karıştırması mümkün değildir. O zaman göle inmesi veya düşmesi gerekirdi. Saçmadır.

 

Yeraltı Gazları: Bölgede böyle etkiler olsa bile bu yönde bir veri ve işaret yoktur.

Türbulans Etkisi: Türbulans (Hava Boşluğu) etkisi daha yüksek irtifalarda daha mümkündür. Bu kadar alçalmış bir uçağın türbulansa girmesi imkânsız olmasa da zordur. Kaldı ki, her türbulans uçak düşürmez. Bunu pilotlar hatta sık yolculuk yapanlarda bilir.

 

Kısaca bütün bunlara baktıktan sonra ileri sürülen ve sürülebilecek “kaza kırım raporları” aksini söylese, en “yetkili ağızlar” yemin billah etse, gene de bu “kaza”nın “normal” bir “kaza” olduğuna inanmam. (Basınç etkisine bağlanıyor ama cesetlerde sıyrık bile olmaması ve hiç kurtulan olmaması ayrıca tuhaf. Çünkü uçak burun üzeri değil, gövde üzeri düşmüş ve orta bölüm neredeyse tümüyle sağlam) Bu konuda ne “maddi kanıtlar”a inanırım ne de söylenenlere. Sadece mantığa ve sezilerime inanırım. (Hepsi değiştirilebilir, düzenlenebilir çünkü) Ettiğim an kendi akıl ve mantığıma hakaret etmiş olurum. Hiç kimse bana Türkiye ve dünya için çok önemli bir projenin yürütücülerinin üstelik tam da o konuda bir toplantıya giderlerken (Bu “kaza” aynı zamanda kalan diğer bilim insanlarına göz dağıdır!) bindikleri uçağın tam da iniş aşamasında, normal hava koşullarında saçma sapan bir şekilde düştüğüne ikna edemez. Ne ortalığı kaplayan kiralayıcı şirketin “kötü şöhreti” üzerine iddialar, ne de MD83’ler “sabıkaları” hakkında yalan yanlış söylenenler. Dünya üzerinde halen 1300 MD83 uçuştadır ve MD83’lerde her hangi model bir uçaktan daha fazla ya da daha az kaza oranına sahip değildir.

 

Nasıl yaptıklarına dair henüz bir “teorim” yok. (Ancak patlayıcı kullanmadıkları kesin. Aksi taktirde uçak havada parçalanırdı. Yangın çıkar ve cesetler kömürleşirdi. Bu da “biz yaptık” demek olurdu ki, o kadar aptal olduklarını sanmıyorum. Belli ki “tereyağından kıl çeker gibi” halletmişler. Ancak mutlaka bir “iz” olmalı. (Vakit gazetesinde yer alan “Uçağa fazladan binen 2 kişi aleti çalıp paraşütle atladılar” iddiası bu yüzden çok önemli bence. Eğer öyleyse 007 James Bond filmleri bile bu “operasyon”un yanında solda sıfır kalır! O halde bu iki kişi eğer binmişlerse nasıl binmişlerdir? Şirket elemanı ya da “resmi” görevli midirler ki ellerini kollarını sallayarak uçağa binebilmişlerdir?) Bu konuda bir fikrim olduğunda sizlerle paylaşacağıma emin olabilirsiniz.

Peki resmi düzeyde sonunda ne mi olacak? Çok basit…Söyleyeyim… Sonunda “Pilotaj hatası” denilip geçilecek. Ulaştırma bakanı bile daha ilk günden, ortada henüz veri yokken, bu anlama gelecek laflar etmedi mi?

 

Başka ne bekliyorsunuz?


“Emperyalizm ve küresel şebekeler uçağımızı düşürüp, vatandaşlarımızı ve bilim insanlarımızı öldürdü, bir de alet çaldılar” diyecek hal ve cesaretleri olacak değil ya!

 

Kaynak: korsangazete.com

 

Yazılanları oku. (3) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı

• 29/11/2007 - ATATÜRK: "... RABBİM GÜNEŞ GÖSTERMESİN" | Hulki Cevizoğlu

Bölüm: Siyaset
 
İngilizler’in eski Osmanlı topraklarındaki “bölme-parçalama ve sömürme” oyunları sürüyor. Irak’ta bir “Kürt Devleti” kurmak için inatlarını Sevr’den buyana sürdürüyorlar.
Bu kapsamda Irak’ın Kerkük ve Musul kentlerinin ayrı bir önemi var. Bunu, iki hafta önceki Ceviz Kabuğu programımızda da tartışmıştık. Oradaki bir söz, hâlâ tartışılıyor..

ATATÜRK MUSUL’U ALACAK MIYDI?..
 Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933 yılında, Lozan’dan 10 yıl sonra, ABD’li general Mac Arthur’a söylediği ileri sürülen bir sözü var:
 “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye hudutları içine katacağım!..”
Bu sözün doğru olup olmadığı ortaya çıkarılırsa, bugünkü politikalara da ışık tutacak ve yön verecek.
Kimileri, “Böyle bir söz yok, hani kaynak?” diye soruyor. Kimileri bu sözü bir “Soğuk savaş yalanı” olarak değerlendiriyor.(Cüneyt Akalın, “Atatürk-Mac Arthur Görüşmesinin İçyüzü”, Kaynak Yayınları, İstanbul, Aralık 2006.) Kimileri ısrarla “var” diyor ve yayınlarında kullanıyor. Bu yazarlardan biri olan sayın Yusuf Koç’a sordum. “Bu sözü kitabınızın arka kapağına tam sayfa koymuş ve kaynak göstermişsiniz. Ancak, eleştiriler üzerine ben de aradım. Kaynağın aslını bulamadım. Kaynağınızı bana söyler misiniz?” dedim. Hâlâ yanıt bekliyorum!..
Ama ben, bu tür çalışma yapanların yaşadığı durumu bildiğim için, kimseyi beklemeden araştırma yaptım.
Yakında çıkacak olan kitabımın çalışmaları çerçevesinde, yüzlerce kitap okuyorum. Bu arada Musul konusunu da araştırdım. Bakınız neler buldum.

“MUSUL VE IRAK’IN YARISI...”
Kaynak Yayınları’ndan çıkan kitapta bu sözün “soğuk savaş yalanı” olduğu söyleniyor ama, yine aynı yayınevinin diğer eserlerinde durum farklı. Kaynak Yayınları’nın herkese tavsiye edeceğim çok değerli çalışması “Atatürk’ün Bütün Eserleri” adlı ansiklopedik dizisi. (Şu anda 22 cildi tamamlandı ve “N” harfinde.. Emeği geçenleri kutluyorum.)
Atatürk’ün tartışılan sözünü henüz bulamadım. Ancak, burada herkesin aradığı şey “sözün anlamı..” Atatürk’ün bu anlamda pek çok sözünü buldum. Şimdi onlardan birkaç örnek vermek istiyorum.
Atatürk, Musul’un önemine değinmiş mi?.. Değinmiş.
Bu kentin Türk sınırları içinde olması gerektiğini söylemiş mi?.. Söylemiş.
İşte belgeleri:
Amerikalı gazeteci Richard Eaton, 13 Eylül 1922’de soruyor:
 “Kazandığınız zaferden sonra ilk projelerinizin neden ibaret olduğunu sorabilir miyim?
Atatürk yanıtlıyor:
” Bütün Türk toprakları kurtulmadıkça durmayacağım.
“Paşa hazretleri, Türk toprakları demekle ne murat ediyorsunuz?”
Atatürk: “Avrupa’da İstanbul ve Meriç’e kadar Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın yarısı.”
Sonra başka bir soru üzerine devam ediyor:
 “Türkler kaçınılması mümkün olmayan birçok kayıplara uğradılar. Harp ve kan borçlarını ödediler. Makedonya’yı ve Suriye’yi terk ettik. Fakat arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız.” (ABT, cilt 13, s.279-280.)
Atatürk, 22 Ekim 1922’de ise, United Press muhabiri Edward King’e telgraf demeci veriyor. “Barış programının esas noktası” olarak Misak-ı Milli’yi gösteriyor ve “Musul vilayeti milli sınırımız dahilindedir” diyor. (ABT, cilt 14, s.30.)
16 Ocak 1923’de de, İstanbul’dan gelen gazetecilerin sorularını yanıtlarken, “Musul vilayeti milli sınırlarımız dahilindedir” diyerek, cümleyi tıpa tıp tekrarlıyor, “Bu milli sınır tabirini ben bulmuştum. Mütarekeye esas olacak herhalde bir sınırımız olmak lazımdı. Bu sınır ne olabilirdi? Bu meselede süngülerimizin bulunduğu yerleri sınır yapmak hatırıma geldi. (...) Musul’u da kendi arazimiz içinde bırakan sınıra milli sınır dedim.” (ABT, cilt 14, s.269.)

“KIŞ GEÇİRMİŞ YILANA, RABBİM GÜNEŞ  GÖSTERMESİN”

E, bunları gördükten sonra, hâlâ “Atatürk bu sözü söyledi mi, hani belgesi?” demenin anlamı kalıyor mu?.. Kalmıyor. Sonuçta, Atatürk öyle demediyse, böyle demiş!.. Ne demek istediği ve ne düşündüğü ortada değil mi?..
Dahası, bu konuda Atatürk’ün şair Şehrî’den alıntı yaparak söylediği şu söze ne demeli?. Herhalde yüzde 99,9’unuz bunu ilk kez duyuyor. (Ben ilk kez duydum!..)
 “Kış geçirmiş yılana, Rabbim güneş göstermesin!..” (ABT, cilt 20, Nutuk, s.197-198)
İngilizler’in, Ali İhsan Paşa’yı oyuna getirerek(yenerek değil), Musul’u almaları üzerine söylüyor bunu.
Sözünün anlamı şu: “Eski kurt olmuş, tecrübeli, kurnaz adama Rabbim fırsat vermesin!..”
Amin..
 
Kaynak: Yeniçağ
 
Yazılanları oku. (1) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı

• 20/10/2007 - Türkçe ve Dil Üzerine Genel Bir Bakış



Arızasında tüm sistemi iflas ettirecek bir dışlı gibidir dil. Dünya üzerindeki milletler kültürleriyle var olur. Kültürler ise dille. Dil yoksa ne kültür ne de bir millet olur.

Bir ülkenin dilini yok etmek, o ülkenin, o ulusun, o milletin adını tarihten silmek demektir.1 İşte dil bu kadar önemli bir kavramdır. Bu önemi nedeniyle üzerinde titizlikle durmak gerekir. Bu önemi yıllar önce 13 Mayıs 1277'de Karamanoğlu Mehmet Bey farketmiş ve şu ünlü fermanını vermiştir;


“Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmayacaktır.”

Sadece Karamanoğlu Mehmet Bey mi? Atatürk'te dilin önemini kavramış ve üzerinde önemle durmuştur. Atatürk dilin önemini şı sözüyle vurgulamıştır: “ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.”


Toplumları sınıf atlattıracak olan da dildir. A dilini konuşan bir toplumun, B dili ile kalkınması, gelişmesi beklenemez. Eğer B diline, A dilinden fazla önem verilirse; toplum kendisi ile yabancılaşır. Bir toplum, bir ulus kendi adına veya insanlık adına ne yapacaksa kendi anadili ile yapabilir.


Ve gelelim bizim dilimiz, kimliğimiz olan Türkçe'ye. Türkçe bugün dünyada 100'u aşkın ülkede, 250'li milyonu aşkın insan tarafından konuşulmaktadır. Büyük bir aile olarak tanımlayabiliriz Türk dilini. Bugüne kadar yapılmış en güzel Türkçe tanımı Y.Kemal Beyatlı'ya aittir. Şöyle diyor büyük şair; “ Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir.” Bir insanda dil sevgisinin en üst noktasıdır bu.


Türk'lerin dünyada çeşitli coğrafyalarda bulunması nedeniyle Türkçe doğal olarak komşu dillerle etkileşime girmiştir. Kelime almıştır, kelime vermiştir. Bu dillerin başlıcaları Arapça, Farsça ve Rumca'dır. Rumca'dan Arapça ve Farsça'ya göre daha az kelime alınmıştır. Diller arasında bu etkileşimler kaçınılmazdır. Dünya'da tüm diller başka dillerle etkileşime girmişlerdir. Bu nedenle dünyada saf dil yoktur. Saf dil akımlarıda yersizdir. Peki neden diller birbirleriyle etkileşir? Çünkü; canlı, yaşayan bir kavram olan dil yeni sözcüklere, kendisinde olmayan sözcüklere ihtiyaç duyar. N.Sami Banarlı'nın güzel bir tespiti var. Der ki ; İmparatorluklar sadece toprak fethetmez, kelimeleri de fetheder. İhtiyacı olan kelimeleri söküp alır. Ünlü Alman şairi Geothe'de bu durumu şöyle açıklamıştır: “Bir dilin kudreti, kendini, yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmekte gösterir.” Dilimize giren yabancı sözcüklere bu gözle bakmamız gerekir. Ama bu demek değildir her yabancı sözcüğü alalım.


Türkçe'ye giren yabancı sözcüklerin çoğu artık Türkçe olmuştur. Hem de öz be öz Türkçe. Bir kere halk diline girdiler bunu engelleyemezsiniz. Yani halk diline girmiş yabancı sözcükler, yabancı sözcük olma özelliğini kaybeder. Zaten sözcük halk diline geçerken milli damga vurulur üstüne, Türkçeleşir. Örnek; Araplar minareye “manara” der. Bakın bir sertlik, bir kabalık var. Ama biz bu sözcüğü dilimize alırken minare olarak almışız. Bir incelik, bir güzellik katmışız. İşte bu milli damgadır. Şöyle der Banarlı Hoca ; “ Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri milli olamaz, fakat sesi mutlaka milli olur.”2


Türkçe dünya dilleri arasında en zengin, en güzel dillerden biridir. Hem konuşan insan sayısı bakımından hem de sözcük saıyısı bakımından. Örnek; Türkçe fiil zengini bir dildir. Neredeyse her eyleme bir karşılık vardır. Hatta bu sözcüklerin tamamına yakını Türkçe'dir. Bu atalarımızın göçebe bir yaşam sürmesine bağlanır.


Türkçe'nin ne kadar güzel bir dil olduğunu Şemsettin Sami, Lisan ve Edebiyat adlı makalesinde şöyle dile getirmiştir;


“ Dünyada kulağa en ziyade hoş gelen dil, İtalyanca veya Rumca'dır diyenler var. Lakin tecrübe edenler teslim ve itiraf ederler ki dünyada kulağa en hoş gelen ve anlamayanları bile meftun ve hayran eden bir dil varsa o da İstanbul'da ve devletin büyük şehirlerinde konuşulan Türkçe'dir.

Mübalağa etmeyerek ve sırf milli gayret dolayısıyla söylemeyerek; yabancıların da tasdikiyle diyebiliriz ki, milli lisanımız olan Türkçe, dünyanın en güzel lisanı değilse en güzel lisanlarından biri olduğu şüphesizdir.”


Ali Şir Nevai de Türkçe'yi bir gül bahçesine benzeterek şöyle demiştir; “ Bu alemin gül bahçelerine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Her yanımda göz görmedik el değmedik daha neler ve neler vardı.”


Türkçe'miz, dilimiz işte bu kadar güzeldir. Her sözcüğüyle güzeldir ve önemlidir. Bir sözcüğün kullanımını yitirmesi binlerce hatta milyonlarca insanın ölmesine eşdeğerdir. Çünkü; bir sözcüğe can verip yüzyıllarca onu kullanarak yaşatan halk, o sözcükle oynar. Bu hakkı vardır. Beğenmezler sonuna bir ek koyarlar, beğenmezler ses değişikliğine uğratırlar, uzatırlar, kısaltırlar... Milyonlarca insan o sözcüğe emek verir. İşte bu yüzden bir sözcüğün kullanabilirliğini yitirmesi milyonlarca insanın ölmesine eşdeğerdir. Bunu dilciler rahatlıkla anlayacaktır.


Türkçe'nin çok büyük kelime üretme yeteneği vardır. Oktay Sinanoğlu şöyle der; “ Dünya'nın en büyük dili ve en üretken dili ve bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca dil, matematik gibi dil.”3


Bu kadar güzel ve zengin bir dile sahipken neden hala dilimize üçüncü, dördüncü dilimizmiş gibi davranırız. Türkçe'ye sahip çıkmak

Türk Milleti'nin tüm fertlerinin aslı görevidir. Vatandaşlık görevi gibi bir şeydir. Vatandaşlık görevleri arasına da eklenmelidir, Türkçe'ye sahip çıkmak.


Çünkü durum vahimdir. İnternet Türkçe'si denen şey dilimizi hızla çirkinleştirmektedir. Yazılı ve görsel basın kötü örnekler oluşturmaktadır. Caddelerde yürürken sanki bir Londra'da, bir New York'da yürür gibiyiz. Herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli. Hiç olmazsa güzel bir Türkçe kullanmaya dikkat etmeli.

Unutmayınız, Atatürkçü olabilmenin temel şartı Türkçe'ye sahip çıkmaktır.





Alıntılar.


  1. Hedef Türkiye, Oktay Sinanoğlu, S.171

  2. Türkçe'nin Sırları, Nihad Sami Banarlı, S.29

  3. Hedef Türkiye, Oktay Sinanoğlu, S.62
                                               

  Ölmez Yurdakul
Yazılanları oku. (1) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı

• 10/7/2007 - BOŞNAK SOYKIRIMI-SREBRENİCA KATLIAMI.

Bölüm: Tarih
Srebrenica, Bosna Hersek’in doğusunda Sırbistan sınırına 10 km. uzaklıkta bir Müslüman Boşnak kentidir. İsmini gümüş anlamına gelen srebren kelimesinden alan kent, tarih boyu başta gümüş olmak üzere değerli maden rezervleriyle ve şifalı sularıyla ünlü bir kenttir. Romalılar zamanında kent, ‘gümüş ocağı’ anlamında Angentaria olarak biliniyordu. Barış zamanında halk geçimini turizm, madencilik ve tekstil sanayinden sağlıyordu.

 

Şu anda nüfusunun çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Srebrenica bölgesi 1992 yılında başlayan savaş öncesi, Müslüman bölgelerden biri idi. 1990’daki Yugoslavya nüfus sayımlarına göre 36.666 nüfusluk Srebrenica bölgesi yüzde 75.2 oranında Boşnak çoğunluğa sahipken Sırplar bölgenin sadece yüzde 22.7’sini oluşturuyordu.

Nisan 1992’de birkaç gün dışında, Müslümanlar, Srebrenica’da sürekli hakim durumdaydılar. Öyle ki, Srebrenica, Müslüman direnişin önde gelen bir sembolü olmuş ve Boşnakça şarkılara geçmişti. Ancak bu gerçek, 11 Temmuz 1995’te tam tersine döndü. Tarihin en karanlık günlerinden biri olan bu günde, Sırp Televizyonu, soykırımın mimarı Sırp Ordu komutanı General Ratko Mladiç’in bir tepe üzerindeki görüntülerine yer veriyordu. Mladiç Televizyon seyircilerine hitaben ‘Türklerden’ intikam alma zamanının geldiğini ve şehrin Sırp milletine bir hediye olduğunu söylüyordu.

 

1992 yılında Büyük Sırbistan kurma hayalindeki Sırplar, Belgrad’da Devlet Başkanı Miloseviç ve Genelkurmay Başkanı Perisiç’in desteğini alarak sözde Bosna Sırp Devleti ve Sırp Demokrat Partisi (SDS) Başkanı olan eski bir psikiyatri doktoru Radovan Karadziç ve General Ratko Miladiç öncülüğünde Bosna Hersek’te etnik arındırma çalışmalarına başladılar.

 

Üç yıl boyunca Sırplar uluslar arası hiçbir konvansiyona kulak asmayarak insanlık dışı uygulamalarını pervasızca sergilediler. Soykırım ise savaş başladığından beri Sırpların başvurduğu yegane savaş yöntemiydi. Daha savaşın ilk evrelerinde Nisan 1992’de Srebrenica’nın hemen dışında bulunan Bratunac köyünde yaklaşık 350 Bosnalı Müslüman Sırp paramiliterleri ve özel polis güçleri tarafından ölümcül işkenceye tabi tutulmuş ve katledilmişti.

 

Savaş süresince sürdürülen katliamlardan biri de Srebrenica’da yine Sırplar tarafından gerçekleştirildi. Bosna’nın en doğusunda, Sırbistan sınırında yer alan Srebrenica, tıpkı Gorajde ve Jepa gibi kuşatılmış bölgelerden olup Bosna Sırpları için Belgrad’la aralarındaki engellerden biriydi. Çoğunlukla Müslümanların yaşadığı Bosna’nın doğu bölümü büyük oranda “temizlenmişti”; ancak çevre katliam bölgelerinden kaçıp sığınan Müslümanların toplandığı bu kasabalar direnişlerine devam ediyorlardı.

 

Bijeljina, Brutunaç ve Zvornik gibi komşu bölgelerden kaçan on binlerce Müslüman 10.000 nüfusluk Srebrenica’ya sığınmak zorunda kalınca nüfusu 60.000’e kadar yükselmişti. Kış ayının soğuğuna rağmen insanlar sokaklarda yatıyor, açlık ve sefaletle boğuşuyordu.

 

Miloseviç’in eski korumalarından Nasır Oriç’in kurduğu Müslüman direniş örgütü ilk yıllarda Srebrenica’yı var gücüyle savundu. Dünyanın en büyük ordularından Yugoslavya ordusunun tüm imkanlarını kullanan Sırplara karşı Müslümanlar bölgeye uygulanan ve en çok kendilerinin zarar gördüğü ambargodan ötürü hafif silahlarla ve az sayıda mermi ile karşı koymaya çalışıyordu.

 

1993 yılında Srebrenica’nın etrafındaki çember gittikçe daraltılmasına rağmen gerekli önlemleri almayan BM ve NATO’nun tavrı Sırp güçleri cesaretlendiriyordu. Nihayet 16 Nisan 1993’teki olağanüstü toplantısında almış olduğu 819 ve 824 no’lu kararlarıyla BM Güvenlik Konseyi, Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihaç ile birlikte Srebrenica’yı da güvenli bölge ilan etti. Bu kuşatılmış bölgeler evvelce Fransız General tarafından “barışın önündeki en büyük engel” olarak nitelenmişti.

 

Bosna Savaşı’nın sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik kent olan Gorajde ve Srebrenica’yı ele geçirmek maksadıyla bütün güçleriyle bu iki kente saldırdılar ve tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini tüm dünyanın seyirci bakışları arasında sergilediler. BM tarafından güvenli bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenica, 1995 yılının yaz ayında II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu katliamının kurbanı oldu.


Kaynak: srebrenitsa.com

Ölen kardeşlerimizi saygı ile anıyoruz.

Yazılanları oku. (2) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı

Hakkımda

Bu vatan; toprağın kara bağrında sıra dağlar gibi yatanlarındır.

Konu Başlıkları

Bağlantılar

Ana Sayfa
EdipÖlmezYurdakul
Bütün yazılarım
Arkadaşlarım
Bana ulaşın
Blog RSS
YurdakulBirlik
Türk Dil Kurumu.
Türk Tarih Kurumu.
Günlük Gazeteler.

Son yazılar

Isparta Uçak “Kaza”sı Ülkenin “Beyin Kaynaklar
ATATÜRK: "... RABBİM GÜNEŞ GÖSTERMESİN" | Hulki Cevizoğlu
Türkçe ve Dil Üzerine Genel Bir Bakış
BOŞNAK SOYKIRIMI-SREBRENİCA KATLIAMI.
Ata'mızın Resimleri.
Türk Cumhuriyetleriyle Ortak TV.
Türkçe'ye Duyarlılık | Hazırlayan sinanoglu.net
ATAYURT'TAN ANADOLU'YA.
Milliyetçilik Üzerine. | Erkin Koray
Çırpınırdı Karadeniz.
DYP-Anavatan birleşmesinde vizyon var mı? | Arslan Bulut
Türk Adı.
Atatürk.
Esat Kabakli | Oğul
TÜRK ORDUSU TÜRK MİLLETİ'NİN ŞEREFİDİR.
Oğuzam, Türkmenem.
91'İNCİ YILDÖNÜMÜNDE KUT-ÜL AMMARE ZAFERİ (29 NİSAN 1916)
Dip Dalgası.
"Rusya inemediği sıcak denizleri dinleyecek!"
Kore Savaşı İle Alakalı Belge, Mektup, Resim Arıyoruz!
Atatürk'ün Ortadoğu vasiyeti.
KKTC parsel parsel satılıyor!
Kürtlerin kökeni! | Arslan Bulut
Barzani ve Myers’a bu cüreti kim verdi? | Arslan Bulut
Karamanoğlu Mehmet Bey'in Fermanından 720 Yıl Sonra Türkçe.

Arkadaşlarım

<%Türk Aynştany%>
Bölümlerde ki diğer yazıları görmek için 'Sonraki Sayfa' sekmesini kullanınız. Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:62
| Sonraki Sayfa
Sitede ki gelişmelerden haberdar olmak için mail inizi ekleyin.
EkleÇıkar

FikrimYok © | Resim Galerisi,Tablolar,Sanatçılar,Siyaset,Tartışma,Güncel Konular,Kültür Sanat