Başka Türkiye Yok!!
• 10/7/2007 - BOŞNAK SOYKIRIMI-SREBRENİCA KATLIAMI.
| Srebrenica, Bosna Hersek’in doğusunda Sırbistan sınırına 10 km.
uzaklıkta bir Müslüman Boşnak kentidir. İsmini gümüş anlamına gelen
srebren kelimesinden alan kent, tarih boyu başta gümüş olmak üzere
değerli maden rezervleriyle ve şifalı sularıyla ünlü bir kenttir.
Romalılar zamanında kent, ‘gümüş ocağı’ anlamında Angentaria
olarak biliniyordu. Barış zamanında halk geçimini turizm, madencilik ve
tekstil sanayinden sağlıyordu.
Şu anda nüfusunun
çoğunluğunu Sırpların oluşturduğu Srebrenica bölgesi 1992 yılında
başlayan savaş öncesi, Müslüman bölgelerden biri idi. 1990’daki
Yugoslavya nüfus sayımlarına göre 36.666 nüfusluk Srebrenica bölgesi
yüzde 75.2 oranında Boşnak çoğunluğa sahipken Sırplar bölgenin sadece
yüzde 22.7’sini oluşturuyordu.
Nisan 1992’de birkaç
gün dışında, Müslümanlar, Srebrenica’da sürekli hakim durumdaydılar.
Öyle ki, Srebrenica, Müslüman direnişin önde gelen bir sembolü olmuş ve
Boşnakça şarkılara geçmişti. Ancak bu gerçek, 11 Temmuz 1995’te tam
tersine döndü. Tarihin en karanlık günlerinden biri olan bu günde, Sırp
Televizyonu, soykırımın mimarı Sırp Ordu komutanı General Ratko
Mladiç’in bir tepe üzerindeki görüntülerine yer veriyordu. Mladiç
Televizyon seyircilerine hitaben ‘Türklerden’ intikam alma zamanının
geldiğini ve şehrin Sırp milletine bir hediye olduğunu söylüyordu.
1992 yılında Büyük
Sırbistan kurma hayalindeki Sırplar, Belgrad’da Devlet Başkanı Miloseviç
ve Genelkurmay Başkanı Perisiç’in desteğini alarak sözde Bosna Sırp
Devleti ve Sırp Demokrat Partisi (SDS) Başkanı olan eski bir psikiyatri
doktoru Radovan Karadziç ve General Ratko Miladiç öncülüğünde Bosna
Hersek’te etnik arındırma çalışmalarına başladılar.
Üç yıl boyunca
Sırplar uluslar arası hiçbir konvansiyona kulak asmayarak insanlık dışı
uygulamalarını pervasızca sergilediler. Soykırım ise savaş başladığından
beri Sırpların başvurduğu yegane savaş yöntemiydi. Daha savaşın ilk
evrelerinde Nisan 1992’de Srebrenica’nın hemen dışında bulunan Bratunac
köyünde yaklaşık 350 Bosnalı Müslüman Sırp paramiliterleri ve özel polis
güçleri tarafından ölümcül işkenceye tabi tutulmuş ve katledilmişti.
Savaş süresince
sürdürülen katliamlardan biri de Srebrenica’da yine Sırplar tarafından
gerçekleştirildi. Bosna’nın en doğusunda, Sırbistan sınırında yer alan
Srebrenica, tıpkı Gorajde ve Jepa gibi kuşatılmış bölgelerden olup Bosna
Sırpları için Belgrad’la aralarındaki engellerden biriydi. Çoğunlukla
Müslümanların yaşadığı Bosna’nın doğu bölümü büyük oranda
“temizlenmişti”; ancak çevre katliam bölgelerinden kaçıp sığınan
Müslümanların toplandığı bu kasabalar direnişlerine devam ediyorlardı.
Bijeljina, Brutunaç
ve Zvornik gibi komşu bölgelerden kaçan on binlerce Müslüman 10.000
nüfusluk Srebrenica’ya sığınmak zorunda kalınca nüfusu 60.000’e kadar
yükselmişti. Kış ayının soğuğuna rağmen insanlar sokaklarda yatıyor,
açlık ve sefaletle boğuşuyordu.
Miloseviç’in eski
korumalarından Nasır Oriç’in kurduğu Müslüman direniş örgütü ilk
yıllarda Srebrenica’yı var gücüyle savundu. Dünyanın en büyük
ordularından Yugoslavya ordusunun tüm imkanlarını kullanan Sırplara
karşı Müslümanlar bölgeye uygulanan ve en çok kendilerinin zarar gördüğü
ambargodan ötürü hafif silahlarla ve az sayıda mermi ile karşı koymaya
çalışıyordu.
1993 yılında
Srebrenica’nın etrafındaki çember gittikçe daraltılmasına rağmen gerekli
önlemleri almayan BM ve NATO’nun tavrı Sırp güçleri cesaretlendiriyordu.
Nihayet 16 Nisan 1993’teki olağanüstü toplantısında almış olduğu 819 ve
824 no’lu kararlarıyla BM Güvenlik Konseyi, Saraybosna, Tuzla, Jepa,
Gorajde ve Bihaç ile birlikte Srebrenica’yı da güvenli bölge ilan etti.
Bu kuşatılmış bölgeler evvelce Fransız General tarafından “barışın
önündeki en büyük engel” olarak nitelenmişti.
Bosna Savaşı’nın
sonlarına doğru Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada
öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören
Sırplar, avantaj elde etmek için iki stratejik kent olan Gorajde ve
Srebrenica’yı ele geçirmek maksadıyla bütün güçleriyle bu iki kente
saldırdılar ve tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini tüm
dünyanın seyirci bakışları arasında sergilediler. BM tarafından güvenli
bölge olarak ilan edildikten iki yıl sonra Srebrenica, 1995 yılının yaz
ayında II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen en büyük toplu
katliamının kurbanı oldu.
|
Yazılanları oku. (2) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı
|
• 5/5/2007 - Türk Adı.
Türk Milleti'nin
tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. "Türk" sözü tarihin en eski
çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler
birliğinin adı olarak mevcuttu. Türkler'in köklü ve çok zengin bir
tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı "Türk"
adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar
neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy'da "Tik" vveya "Tikler" adıyla
geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy'dan
öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar
eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda
izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.
Türk ırkının
çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok
iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre, -Heredotos'un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB'lar. -İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE'ler -Tevratta adı geçen Togarma'lar. -Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA'lar veya THRAK'lar -Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU'lar. -Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy'da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ'ler Bizzat "Türk" adını taşıyab Türk kavimleri olarak gösterilmektedir. İslam
kaynaklarında yer alan İran menşeli "Zend - Avesta" rivayetleri ile
İsrail menşeli "Tevrat" rivatetleride Nuh Peygamber'in torunu olan
Yafes'in oğlu "Türk" ile İran rivayetlerideki Feridun'un oğlu "Türac"
vveya "Tur"un soyu türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek
istenmiştir. "Avesta"da yer alan "Ebül Beşer"den (1), Cemil ve oğu
Ferdiun'dan bahsedilmektedir. "Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak
(Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve
havalisi, Irak'a bugünkü Irak ve havalisi, Turak'a ise Orta Asya ve Çin
havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm'a saldırarak İran ve
havalisini almış,dahasonra Turak'a saldırmıştır. Irak, Turak'ı
yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür.
Sonunda Turak'ın torunu "Afrasyap"(2) Irak torunun "Muncihir"i mağlup
ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu
tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda "TURAN", batısına da "İRAN"
denmiştir.
Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh
peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş.Yafes'e Orta Asya ve Çin
ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan
"TÜRK"e bırakmıştır.
Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın
zamanlarda Turak (Türk)'den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga
gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa'nından
bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer
alan "Türk" kelimeleriden,Türk adının nekadar eski olduğu ortyaya
çıkmaktadır.
MÖ XIV. yy'da yer alna "Tik"ler ile dünyada
mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya'da
kurulan "Anav" medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde
Türkler MÖ. XIV. yy'da Tik'ler , MÖ. VII. yy'da Anavlar, MÖ IV yy'da
Sakalr ile tarih kayıtlarında yer almaktadır. Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide "Tu-Kiu" şeklinde görülmektedir.
MÖ. I yy'da Roma'lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala'nın Azak
Denizi kuzeyinde yaşayan halktan "Turcae" olarak bahsetmesi ile ilk
defa yazılı olarak karşılaşıyoruz.
Türk adının tarih sahnesine
çıkışı MS VI yy'da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun
kitablerinde yer alan "Türk" adı daha çok "Türük" şeklide
gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti'nin ilk
defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu
olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler'in ilk dönemlerinde Türk sözü bir
devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk millietini ifade etmek
için kullanılmaya başlanmıştır.
MS. 585 yılında Çin
İmparatoru'nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara'ya yazdığı mektupta "Büyük Türk
Kağanı" diye hitap etmesi, İşbara Kağan'ın ise Çin İmparatoruna
vverdiği cevabi mektupta "Türk Devleti'nin Tanrı tarafından
kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti" hitapları Türk adını
resmileştirmiştir. Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok "Türk
Budun" şeklide geçmektedir. Türk Budun'un ise Türk Milleti olduğu
bilinmektedir. Dolayısıyla türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya
kavmin isminden ziyade ,siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime
olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve
toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir. Türk'ün Manası Türk
adına çeşitli kaynak ve araştırmalarda türlü manalar verilmiştir. Çin
kaynakları Tu-küe (Türk)'ü miğfer olarak , İslam kaynakları ise ses
benzetmesine dayanarak terkedilmiş,olgunlukçağı ve benzeri manalar
vererek yeni anlamlar üretmiştir.
XIX. asırda A. Vambery'nin
ilmi izaha yakın olan fikrine göre ise Türk kelimesi "TÜREMEK"ten
gelmektedir. Zira Gökalp bunu "TÜRELİ" yani kanun ve nizam sahibi
olarak açıklamıştır. Ancak Türk sözünün cins isim olarak
"GÜÇ-KUVVET" manasında olduğu, buradaki Türk kelimesinin milletin adı
olan "Türk" kelimesi ile aynı olduğu A.V. Le Coq tarafından ileri
sürülmüştür. Bu iddia Kök-Türk kitabelerinin çözücüsü olan V. Thomsen
tarafından kabul edilmiş, aynı iddia G. Nemeth'in tetkikleri ile de
ispat edilmiştir.
Ayrıca Türk kelimesinin cins isim olarak
"ALTAYLI" (Ceyhu ötesi Turanlı) kavimlerini ifade etmek üzere 420
yıllarına ait bir Pers metninde,daha sonradan 515 hadiseleri
dolayısıyla "Türk-Hun" (Kudretli-Hun) tabirleride geçtiği bilinmektedir.
İran kaynaklarında Türk sözü "Güzel İnsan" karşılığında kullanılırken,
XI. yy'da Kaşkarlı Mahmut "Türk adının Türkler'e Tanrı tarafından
verildiğini " belirterek,"Gençlik,kuvvet,kudret ve olgunluk çağı" demek
olduğunu bir kez daha belirtmiştir. Tarihçiler ise Türk kelimesinin
"Güçlü-Kuvvetli" anlamına geldiğini kabul etmektedirler.
Kaynak: Prof. Dr. İBRAHİM KAFESOĞLU Türk Milli Kültürü
|
Yazılanları oku. (yok) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı
|
• 3/5/2007 - TÜRK ORDUSU TÜRK MİLLETİ'NİN ŞEREFİDİR.
Tarihin bilinen en eski düzenli ordusunu Türkler kurmuştur. Doğuştan bir askeri zeka ve kabiliyete sahip olan Türklerin ismi, tarih boyunca “asker” kelimesiyle bir arada kullanılmıştır. Bu yüzdendir ki; “Her Türk asker doğar!” terimi yabancı milletlerin bile kabullendiği bir cümle olmuştur.
Milli varlığımızın teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Ulu Önder Atatürk'ün izinde emin adımlarla ilerlerken onun kendisine miras bıraktığı üstün seciyeyi, kişilik ve ahlak özelliklerini de büyük bir gurur ve liyakatla üzerinde taşımaktadır. Bu değerli emaneti gelecek nesillere aktarmayı şerefli bir görev kabul etmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, iç ve dış düşmanlara karşı, ülkemizin varlığının ve bekasının en büyük teminatıdır. Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini Türk'ün ayak bastığı her karış toprakta tarih boyunca ispatlamıştır.
Ordumuza Duyulan Sonsuz Güven
Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini bugüne kadar hep boşa çıkarmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri, dün olduğu gibi bugün de pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimiz'in, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan mukaddes bir kurum olan Türk ordusu, Türk Milleti'nin sahip olduğu toprakları işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürk’ün, "Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır" ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir.
Şanlı Tarihimiz
Şanlı Türk ordusu, Önce Balkan Savaşları'nda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkale'de, Kut-ül Amare'de, Süveyş'te, Kafkasya'da dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz desteği ile Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış ve böylece tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır. Ardından, sahip olduğu üstün yetenekler, disiplin ve kararlılığı ile Avrupa'nın yayılmacı güçlerini frenleyen, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupa'yı işgal eden Hitler'i dahi caydıran, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta duran, Kore'de kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olan, Kıbrıs'ta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur.
Türk ordusu şanlı bir geçmişe dayanmaktadır ve bugün de hala aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu ise, kuşkusuz vatanını ve devletini seven her Türk'ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, milletimiz tarafından "ülkenin en güvenilir kurumu" olarak gösterilmesi de bunun bir ifadesidir.
Türkiye’nin Stratejik Önemi ve TSK
Türkiye, dünyanın en hassas coğrafyasında yer alan bir ülkedir. Türkiye'nin üç ayrı dış politika yönü, yani Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya, onyıllardır süren çatışmaların ve önümüzdeki onyıllarda süreceği aşikar olan çıkar mücadelelerinin odak noktalarıdır. Sahip olduğu güçlü Osmanlı mirası, stratejik konum, doğal zenginlikler, Türkiye'yi pek çok dış gücün hedefi haline getirmiştir ve getirmeye devam etmektedir. Bu tehditlere karşı Türkiye'nin en büyük güvencesi ise, her zaman kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri olmuştur.
Geçmişe baktığımızda, kurulduğu günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti'nin dış düşmanlar tarafından tehdit edildiğini ve her defasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kahramanca mücadelesi ve basiretli taktik ve stratejileri vesilesiyle bunları bertaraf ettiğini görebiliriz.
Komutanlarımızın İsabetli Kararları
Türk Silahlı Kuvvetleri sadece askeri gücüyle değil, aynı zamanda Türkiye'nin stratejik meseleleri konusundaki birikimi ve çalışmaları ile de ülkemizin güvencesi olmaya devam etmektedir. Ordumuzun kurmay kadroları, Türkiye'nin tüm milli meselelerini dikkatle izlemekte, etüt etmekte ve bu meselelerde izlenmesi gereken politikalar konusunda sivil otoriteye yardımcı olmaktadır. Örneğin Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin KKTC'ye ve Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş'a verdiği destekte, TSK'nin bu hassas konudaki isabetli analizlerinin ve öngörülerinin büyük rolü vardır.
ATATÜRK VE TÜRK ORDUSU
"Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir."
Asil Türk Milleti
Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine düşkün olan Türk Milleti'nin, milli varlığı ve bağımsızlığı uğruna gösteremeyeceği kudret ve fedakarlık yoktur. Kurtuluş Savaşı Türk'ün bu üstün seciyesinin tüm açıklığıyla ortaya konduğu çok şerefli bir mücadele olmuştur. Atatürk de dünyanın en donanımlı ordularına karşı Milli Mücadele'yi başlatırken Türk Milleti'ne olan güvenini sık sık dile getirmiş ve Türk Ordusunu en büyük destekçisi olarak görmüştür. Atatürk'ün bu konuyla ilgili bazı sözleri şu şekildedir:
Ordu, Türk Ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır. (1)
Millet, kemal-i azimle içtimai ve fikrî tekâmülle çalışırken, onu bundan alıkoyacak dahilî ve haricî maniaların karşısında kuvvetli, kudretli ve büyük görevini müdrik kahraman Ordumuzun hazır bulunduğunu düşünerek müsterih olabilir. (2)
Atatürk’ü Tanımak
Atatürk'ün bizlere miras olarak bıraktığı Türkiye Cumhuriyeti, onun askeri ve siyasi dehasının bir neticesidir. Türk Milleti ise Atatürk'ün kurduğu bu Cumhuriyetin yılmaz bekçisidir. Ancak onun bu mirasının değerini kavrayabilmek ve Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletleri arasında hak ettiği yere ulaştırabilmek için her Türk ferdinin Atatürk'ü çok yakından tanıması gerekmektedir. Atatürk'ü takdir edebilmek, onun düşünce yapısını, mantık örgüsünü, Türk Milleti'ne olan bakış açısını ve Türk Milleti için hedeflerini tam olarak anlamakla mümkündür. Atatürk'ü tanıyabilmek için en doğru yol ise, yine onun sözlerine, uygulamalarına, onu yakından tanıyan kişilerin anlatımlarına ve yine dünya siyasetine yön veren kişilerin onun hakkındaki yorumlarına başvurmaktır.
Atatürk’ün Övgü Dolu Sözleri:
Atatürk'ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı, Türk Milleti'nin ve onun gözbebeği olan Türk Ordusunun kahramanlığını tüm dünyaya gösteren bir özgürlük destanıdır. Türk Milleti düşmanların güçlü ve modern silahlarına ve yüksek donanımlı ordularına karşı tüm varlığıyla karşı koymuştur. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde elele veren Türk Milleti büyük bir zafer elde etmiş ve şan ve şerefle dolu olan tarihimize yepyeni bir sayfa eklenmiştir. Atatürk söz konusu başarıların Türk Milleti'nin eseri olduğunu Konya Orduevi'nde yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir:
Arkadaşlar, tüm tarih bize gösteriyor ki, uluslar yüce hedeflerine ulaşmak istediklerinde bu coşkularının karşısında üniformalı çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu geneli içinde büyük bir istisna bizim tarihimizde, Türk tarihinde görülür. Bilirsiniz ki, Türk Ulusu ne vakit yükselmek için bir adım atmak istemişse önünde hep önder olarak, yüksek ulusal ülküyü gerçekleştirecek hareketlerin kılavuzu olarak kendi kahraman çocuklarından oluşan ordusunu görmüştür. Bu nedenle Türk Ulusu, elinde kılıç tehlikelere karşı yürümeye hazır kahraman çocuklarına derin bir güven beslemiştir. Bu güveni hep besleyecektir. Bundan sonra da Türk Ulusu'nun kutsal ülküsünün gerçekleşmesi için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir. Tüm Türk Ulusu, başarıya ulaştığı her yaşamsal şeyin kahramanı olarak kendi ordusunu, ordusunu komuta eden öz evlatlarından oluşma subaylar topluluğunu, yüksek komuta heyetini görmektedir. Ulus ve kahraman evlatlarından oluşan ordu öylesine birbiriyle birleşmiştir ki, dünyada ve tarihte bunun örnekleri çok azdır. Bu ulusal gerçekle her zaman övünebiliriz. (3)
Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nda kahramanca mücadele edip, düşman ordularına beklemedikleri bir karşılık veren Türk Milleti'nin her ferdinin taşıdığı önemi, bir başka konuşmasında şu sözlerle ifade etmiştir:
Geçirdiğimiz bunalımlı günlerin şerefli kahramanlarını hep birlikte kutsayalım:
Onlar arasında savaş alanlarında düşman silahıyla göğüsleri delinmiş bahtiyarlar olduğu gibi, ateşlerde yakılmış çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlar vardır. ... Onların arasında, yurtlarını yitirmiş aileler, yavrularını gömmüş analar vardır. Ve gene onlar arasında, savaştaki namus görevini şerefle yerine getirerek, bugün memleketlerine dönmüş gaziler vardır. Onlardan, şehitlik şerbetini içmiş olanların ruhlarına fatihalar armağan edelim.
Bu hareketi yapan bir ordunun babaları ve analarından oluşan ulusumuz, bütün dünyaya karşı en saygın ve değerli yeri kazanmıştır. Ulusumuz çekinmeden övünebilir ve ben, böyle bir ulusun, önemsiz bir kişisi olmakla en büyük mutluluğu duyuyorum. Bu savaş alanlarında, benzersiz kahramanlıklar ve yiğitlikler göstermiş olan subaylarımızın, erlerimizin ve komutanlarımızın her biri ayrı ayrı birer övünç sayfaları, bir destan oluşturan hareketlerini, en ulu duygularla ve saygıyla anıyorum. (4)
TÜRK ORDUSU’NUN HAKLI NAMI
Kurtuluş Savaşı Türk Milleti'nin tarihinde bir altın sayfadır. Ancak Türk'ün tarihi bunun gibi daha pek çok kahramanlıklarla doludur. Türk Milleti dünya tarihine damgasını vurmuş şanlı bir millettir. Asırlar boyunca üç kıtada eşsiz devletler kurmuş, ayak bastığı her yere barış, adalet ve medeniyet götürmüş, dünya milletlerine örnek olmuştur. Türk Milleti'nin devlet kurma ve yönetmedeki yeteneğini kavrayabilmek için Türk Milleti'nin medeniyet ve kültürünü, üstün ahlakını, vatan ve millet anlayışını, idari ve askeri yapılanmasını iyi tanımak gereklidir. Türk Orduları tarih boyunca tüm milletlere örnek olmuştur. Düşmanlarına korku, dostlarına ise güven vesilesi olan Türk askeri bugün de üstün vasıflarıyla tüm dünyaya örnektir.
Doğuştan Asker Millet: Türkler
Türklerin ön plana çıkmış meziyetlerinden biri doğuştan asker olmalarıdır. Türk askeri cesur, fedakar ve itaatkardır. Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin temeli düzenli bir askeri teşkilata dayanmıştır. Askerlik, Türklerde milli bir görev olmuştur. Türklerin mükemmel askeri kuruluşları ve değerli komutanları tüm dünyanın hayranlığını kazanmıştır. Arap düşünür Cahiz, "Türk'e karşı hiçbir şey duramaz. Hiçbir kimse onu, yutulacak bir lokma olarak kabul edemez" (5) diyerek Türk Ordularının üstünlüğüne işaret etmiştir. Kanuni devrinde 7 yıl boyunca (1555-1562) Avusturya sefiri olarak İstanbul'da bulunan Ogier Ghiselin de Busbecq, Türklerin askeri yönünden şöyle söz eder:
Türkler, sefer esnasında sabırlı, tahammüllü ve iktisatlı hareket ederler. Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bu ordu galip gelecek ve payidar olacak, biz ise mahvolacağız. Çünkü Türkler hiç sarsılmamış kuvvete sahip oldukları gibi, kendilerine has zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, intizam, disiplin, kanaatkarlık ve uyanıklık var. (6)
Türk Ordusu’nun Verdiği Güven
Tarih boyunca Türk Orduları diğer tüm milletlerin hem imrendikleri hem de çekindikleri bir güç olmuştur. Türk askeri, düşmanlarına korku, dostlarına ise büyük güven vermiştir. Bu güven İmam-ı Azam tarafından "Kılıç, Türklerin elinde bulunduğu sürece senin dinine zeval yoktur" (7) şeklinde dile getirilmiştir. Bu sözle İmam-ı Azam, Türk askeri yeryüzünde bulunduğu sürece İslam Dinine kimsenin zarar veremeyeceğine işaret etmiştir.
Türk Milleti sahip olduğu güçlü ordular sayesinde tarih boyunca çok güçlü devletler kurmuştur. Yapılan araştırmalar Türklerin tarih boyunca 180'e yakın devlet kurduğunu göstermektedir. Araştırmalar devam ettikçe, bu sayının artacağı ve bu devletler hakkındaki bilgilerin daha kesinlik kazanacağı beklenmektedir. Tarih boyunca yaşamış Türk devletlerinin yaşadıkları dönemlere ve bölgelere bakıldığında, Japon Denizi'nden Adriyatik Denizi'ne kadar uzanan geniş toprakların "Türk Dünyası" olarak kabul edilmesi gerektiği anlaşılır.
Başkomutan’ın Müjdesi
Atatürk'ün büyük bir güven ve saygı duyduğu, milli egemenliği tek amaç edinmiş Türk Ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğrunda mücadele etme azmi göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan kahraman Türk Ordusu, büyük bir zaferle düşmandan arındırıp, kanlarıyla suladığı Türk toprağını yüce Türk Milleti'ne armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk kahraman Türk Ordusunun büyük zaferini şu sözleriyle Türk halkına müjdelemiştir:
Büyük Türk Milleti, Ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları on dört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadolu'daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı.
Hiç şüphesiz şanlı Ordumuz, halkına verdiği güven ve gururla dünyada Türk Silahlı Kuvvetleri olarak şanlı tarihiyle yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu emaneti alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk'ün çizdiği yolda emin adımlarla taviz vermeden şerefle yürümekte, Türk Milleti'nin bekasına ve bağımsızlığına karşı gelişen, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir.
ÜLKEMİZİN VARLIĞININ EN BÜYÜK TEMİNATI:TÜRK ORDUSU
Büyük Önder Atatürk’ün, "Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır" ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir. Şanlı Ordumuz, milli varlığımızı korumak için yüz binlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Ve bu mukaddes ordu, Türk Milleti'nin sahip olduğu üstün seciyeyi büyük bir gurur ve liyakatla en güzel şekilde üzerinde taşımaktadır.
Şerefli Ordumuz yüksek karakterini tarihin her döneminde tüm dünyaya ispatlamıştır. Ordumuz bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimizin savunucusu olmuştur.
Hitleri Caydıran Ordu
Türk Ordusu, ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyen ülkelerin ve örgütlerin faaliyetlerini hep boşa çıkarmıştır. Bugün de yüksek karakteri ve üstün seciyesi ile tüm düşmanları üzerinde çok büyük bir caydırıcılık oluşturmaktadır. Ordumuz, topraklarımızı işgalcilerin elinden kahramanca kurtarmış, düşman ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir zaman Türk Ordusunu geçememiştir. Balkan Savaşları'nda, I. Dünya Savaşı'nda, Çanakkale'de, Süveyş'te, Kafkasya'da dünyanın en güçlü ordularıyla mücadele etmiştir. Kurtuluş Savaşı ise dünya milletlerine Türk'ün gücünü ve azmini bir kez daha göstermiştir. Ordumuz Anadolu'yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış, Avrupa'nın yayılmacı güçlerini frenlemiş ve vatan topraklarımızı tek bir düşman bırakmamacasına savunmuştur. Şanlı Ordumuzun caydırıcılığı, Türkiye Cumhuriyeti’ni 2. Dünya Savaşı'ndan korumuş, tüm Avrupa'yı işgal eden faşist lider Hitler'i ülkemizden uzak tutmuştur. 1980'lerin başından bu yana, Ordumuz ülkemizin bütünlüğüne kasteden teröre karşı en zor ve çetin mücadeleleri vermiş ve bu mücadeleden de başarıyla çıkmıştır. Bugün terör örgütünün çözülmüş ve dağılmış olmasının en büyük nedeni, Ordumuzun ve kahraman askerlerimizin yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürdükleri mücadeledir.
Türk Ordusu kahramandır, vatanseverdir ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını ve saygısını kazanmıştır. Bu ise, kuşkusuz vatanını ve devletini seven her Türk'ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin Ordumuza olan inancı ve güveni tamdır.
Mustafa Kemal Cesur Bir Askerdi
Mustafa Kemal cesur, atak, isabetli kararlar alan ve hiçbir zorluk karşısında yılmayan, son derece kararlı bir askerdi. Özellikle de savaş alanlarındaki davranış ve konuşmaları onun bu üstün özelliklerini kanıtlardı. Bu güçlü karakteri onunla birlikte savaşan ve onu yakından tanıyan insanlar üzerinde çok büyük bir etki meydana getiriyordu. Onunla tanışan yabancı siyasetçi ve gazeteciler kendisine hayran kalıyorlardı. Onun cesaretini tarif etmek için binlerce hatıra anlatmak ve binlerce örnek vermek mümkündür. Ancak aşağıdaki örnek bile bu cesaretin boyutlarını anlamak için yeterlidir:
Mustafa Kemal her zaman ateş altında dolaşıyordu. Askerlerin maruz kaldığı her türlü tehlikeyi paylaştığı, etrafında yüzlerce insan öldüğü halde ona birşey olmuyordu. Bir seferinde yeni kazılan bir siperin önünde otururken, bir İngiliz bataryası üstlerine ateş açtı. Top menzilini bulmaya çalışırken, gülleler de gittikçe yaklaşıyordu. Vurulması, matematiksel bir kesinlik arz ediyordu. Yanındakiler sipere girmesi için yalvarmaya başlamışlardı. O;
-Hayır, diye itiraz ediyordu. Sipere gizlenecek olursam, askerlerime kötü bir misal olurum. Geride siperde bulunanlar korku ve hayretle kendisini seyrederken, o sigarasını yakmış, hiçbir şey yokmuşçasına gayet sakin konuşuyordu. Düşman topçusu menzili biraz daha yaklaştırdı. Patlayan şarapnel yağmuru altında üstü başı toz içinde kaldığı halde, Mustafa Kemal'e bir şey olmamıştı. (9)
Şanlı Ordumuz İçin Yapılan Yorumlar
Türk Ulusal Ordusu güçlü ve etkindir. İngiltere Hükümeti bunu kavrayabilmiş değildir. Yepyeni bir Türkiye doğmuştur. Bu da ingiltere'de henüz anlaşılmış değildir. Türk'ü Avrupa dışına, Anadolu'ya itmeye çalışmak, çılgınlıktır! (10)
İngiliz General Townshend 27 Temmuz 1922
"Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz."
Hamilton, Gelibolu Yarımadasının İngiliz Başkomutanı
Atatürk Ne dedi?
Türk milleti ordusunu çok sever, onu, kendi idealinin harisi telâkki eder. (11)
Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini gerçekleştirmek için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız güvencesidir. (12)
Dünyanın hiç bir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir.
Sizin gibi komutanları, subayları, er ve erbaşları olan bir milletin yabancı eller altında köle olması mümkün değildir. (13)
Askerlik hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm.(14)
Notlar:
1- Cihat İmer, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten Seçme Sözler, Remzi Kitabevi, İstanbul,1981, s. 161 3- Seyfettin Turhan, Atatürk'te Konular Ansiklopedisi, İkinci Baskı, Yapı Kredi yayınları, İstanbul , 1995, s. 427, Konya Orduevinde konuşma, 22 Şubat 1931 4- Vural Sözer, Atatürklü Günler, Barajans Yayınları, İstanbul, 1998, s. 471 5- Mehmet Özel, Vatan, Millet ve Bayrak Sevgisi, TC Kültür Bakanlığı, Ankara, 1996, s. 419 7- Mehmet Özel, Vatan, Millet ve Bayrak Sevgisi, TC Kültür Bakanlığı, Ankara, 1996, s. 423 8- Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, Atatürk Bir Çağ'ın Açılışı, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1984, s.384 9- Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk'ün Liderlik Sırları, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1999, s. 31 10- Vural Sözer, Atatürklü Günler, Barajans Yayınları, 1998. s. 214 11- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, Ankara, 1997, s. 303 12- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. I, Ankara, 1997, s. 420 13- Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, AKDTYK. Atatürk Araştırma Merkezi, C. IV, Ankara, 1991, s. 436 14- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. I, Ankara, 1997, s. 270
|
Yazılanları oku. (2) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı
|
• 1/5/2007 - 91'İNCİ YILDÖNÜMÜNDE KUT-ÜL AMMARE ZAFERİ (29 NİSAN 1916)
Bugün halkımız tarafından pek bilinmeyen, ancak
tarihimizde kazanılmış önemli bir zaferin 91’inci yıl dönümüdür. Bu
zafer, 29 Nisan 1916 tarihinde Irak Cephesinde kazanılan Kut’ül-Ammare
zaferidir.
Osmanlı Ordusunun Birinci
Dünya Savaşı’nda çarpıştığı cephelerden biri, İngilizlere karşı
oluşturulan Irak cephesidir. Osmanlı dönemi kaynaklarında Irak-ı Arap
olarak adlandırılan bölge, Dicle, Fırat havzasında tarihteki
Mezopotamya’yı (Verimli Hilal) içine alır ve Basra Körfezi’ne kadar
uzanır.
Irak petrollerini ele geçirmeyi
amaçlayan İngilizler, 6 Kasım 1914 tarihinde Basra Körfezinden
Şattülarap ağzındaki Fav mevkiine asker çıkararak saldırıya geçmişler,
ilerleyen aylarda bu saldırılarını kuzeye doğru genişletmişlerdir.
İngilizler, 3 Haziran 1915 tarihinde Kut’ül-Ammare’yi, Temmuz ayı
sonlarına doğru da Nasıriye’yi işgal etmişlerdir. 23 Kasım 1915’de
ileri harekata geçen Türk birlikleri, General Townshend komutasındaki
İngiliz ordusunu geri püskürterek Kut-ül Ammare’de çember içerisine
almayı başarmışlardır. Kut’ül-Ammare’yi bir kale gibi savunan General
Townshend, 29 Nisan 1916 tarihinde teslim olmak zorunda kalmıştır.
Türkler, Kut’ül-Ammare’de İngilizlerden başta Tümen Komutanı General
Townshend olmak üzere toplam 13 general, 481 subay ve 13.300 askeri
esir almışlardır.
Kut’ül-Ammare Zaferi,
Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nun zor şartlar ve
imkansızlıklar içerisinde, Çanakkale’den sonra kazandığı ve bir İngiliz
tümeninin bütün personeli ile birlikte esir alındığı eşsiz bir
zaferdir. Halil Paşa, Kut’ül-Ammare zaferinden sonra 6’ncı Ordu’ya
yayınladığı mesajında şöyle demiştir:
"Arslanlar!
Bütün
Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın
güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben
de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum.
Ordum
gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular
karşısında 350 subay ve 10.000 erini şehit vermiştir. Fakat buna
karşılık bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300 er teslim
alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz
kuvvetleri de 30.000 zayiat vererek geri dönmüşlerdir.
Şu
iki farka bakılınca, cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük bir fark
görülür. Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata
uğrayacaktır.
İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.”
Avustralyalı
araştırmacı Dr. Gaston Bodart tarafından Kut’ül-Ammare Zaferi, “İngiliz
prestijinin Birinci Dünya Savaşı’nda yediği en büyük darbe olarak
yorumlanmaktadır.”
Halil Paşa,
Kut’ül-Ammare’nin teslim alındığı gün orduya bir tebrik mesajı
yayımlamış ve bu günün “Kut Bayramı” olarak kutlanmasını istemiştir.
Söz konusu zafer diğer zaferlerimiz gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde düzenlenen etkinliklerle anılmaktadır.
|
Yazılanları oku. (1) :: Bu yazıya yorum yaz! ::Arkadaşa gönder!:: Bağlantı
|
|