Isparta Uçak “Kaza”sı Ülkenin “Beyin Kaynaklar

Çocukken aklım erip de dosya kağıtlarını katlayıp, uçak yaptığımdan beri uçaklara ve uçak kazalarına karşı hep özel bir merakım olmuştur. Çok gençken Yeşilköy’deki Hava Harp Okulu’nun ya da Havacılık Müzesi’nin (Ne güzel bir müzedir o mutlaka gezin) önünden her geçişimde pilot olmayı hayal etmişimdir çoğu kez. Ne var ki, o esnalar “memleketi kurtarmaya” soyunduğumdan hayalimi gerçekleştiremedim. (Sadece yolcu olarak 4-5 kere uçma deneyimini yaşadım. Büyük keyifti.) Sonunda ne memleketi ne de kendimi kurtarabildim o başka! Gene o yıllarda havacılık dergileri alır, havacılıkla ilgili haberleri okurdum. Uçak resimlerini keser, bir deftere yapıştırır, model ve teknik özelliklerini ezberlerdim. Hiç unutmuyorum kapağına bir de “Phantom” resmi yapıştırmıştım. Bu ilgimi zamanla yitirdim ama havacılıkla ilgili her yeni gelişme veya uçak kazası çok yüzeysel de olsa beni bu konularda düşünmeye sevk ediyor. Bir de tabii 11 Eylül’den bu yana daha özel boyutta, başka bir merakım oluştu. (Boeing uzmanı oldum bu yüzden!) Özellikle de “uzaktan kumanda” teknolojisi ile donatılmış uçaklara karşı.Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçakların içinde “terörist” hatta hiç kimse olmadığını anlatan “Kamikaze Operasyonu” romanımı okuyan okurlar ne demek istediğimi anlayacaktır.

 

Neyse, bunlar şimdi çok gerilerde kaldı. Fakat arada sırada bu merakım depreşiyor. Özellikle de merakımı gıdıklayan bir “kaza” olduğunda. Tatmin edilmemiş bir arzunun tortuları olsa gerek arada sırada da olsa bu konularda yazmaktan hoşlanıyorum. (Örneğin bu tip bir yazım için Korsan Gazete arşivindeki “Garip Ötesi Uçak kazası ve İki Versiyonlu Bir Senaryo” başlıklı ve 24.10.2005 tarihli makaleme bakabilirler.) Nitekim Isparta’da son yaşanan kaza da bana aynı tür şeyler düşündürttü. Bilindiği üzere uçakta yolcu olarak bulunan Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Engin Arık, Araştırma Görevlisi Özgen Berkol Doğan, Yüksek Lisans Öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesinden Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan öldüler. Bu kıymetli bilim insanlarımız "Türk Hızlandırıcı Merkezi Teknik Tasarımı Ve Test Laboratuarları" projesinde görevli olan son derece “özel” bir alanın çok önemli bilim neferleriydiler. Zaten aynı konuda bir “çalıştay”a da gitmekteydiler. Kısaca bu insanları yok ettiniz mi Türkiye’nin söz konusu alandaki ilerlemesi en az bir 10 yıl atar. Bu da birilerine yeter de artar bile…

Ayrıca Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Arık'ın, İsviçre'nin Cenevre kenti yakınlarında kurulu, "European Organization for Nuclear Research (CERN)"deki "Atlas Deneyi"nde çalışırken alanının sayılı isimleri arasına girmişti. Arık başkanlığındaki grup, aynı zamanda "Karanlık madde" arayan "CAST deneyi"nde de çalışıyordu. Hani şu Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar” romanında bahsettiği yer ve konu.

 

İşte bu yüzden kaza haberini duyduğumdan beri benim “paranoyak” zihnim yeniden çalışmaya başladı. (Neyse ki bu kez paranoyamda yalnız değilim. Tüm toplum aynı şekilde düşünmeye başladı. O kadar ki “komplo” kelimesi sadece hakaret etmek için hatırlayan Hürriyet gazetesi bile “komplo” manşetleri atar oldu. Neyse bunu da Hürriyet gazetesi ve Ertuğrul Özkök açısından bir “ilerleme” görüyorum!) Eğer iddia edildiği gibi bu insanlar Türkiye için çok hayati bir projenin yürütücüleri iseler –ne gibi adımlar attıklarını bilemiyoruz- birilerinin ilgi alanına çoktan girmiş olabilirler. O “birileri” ki, kendi inisiyatifleri dışında bilim yapılmasından, dahası hayata geçirilmesinden hiç hoşlanmazlar. O yüzden Türkiye için çok hayati olan bilim faaliyetinin hele de böylesi spesifik bir alanda yürütülmesini engellemek istemiş olabilirler.

 

Türkiye üzerinde çok cepheli derin bir savaş verildiğini artık en aptal kişiler dahi biliyor. Bunun ekonomik, siyasi, kültürel, dini, askeri boyutları var. Öyle görünüyor ki, bir süredir de buna “bilimsel” konularda verilen savaş eklenmiş durumda. Çok değil bundan bir süre önce ASELSAN’ın F-16’ların elektronik sistemleri projeleri için çalışan mühendislerimizin “intihar” görünümlü “örtülü suikastlara” kurban gittiklerini hatırlayalım. (Tabii aydınlarını korumayan, koruyamayan devlet bilim adamlarını da koruyamaz! Bu ülkenin istihbarat ve güvenlik servisleri ne işe yararlar samimi olarak soruyorum?) Hal böyle olunca dünyanın geleceğine yön verebilecek önemdeki “toryum” maddesine yönelik bir konuda “küresel güçler”in hareketsiz kalması beklenemez. (Demek ki Türkiye bu alanda oldukça önemli bir pozisyonda ve çok ileri adımlar atmaya hazırlanıyor olmalıydı ki iş ciddiye binmeden önünü kesmek istediler. Tam da yeni “Nükleer Yasası”nın tartışıldığı şu günlerde olması ayrıca ilginç!) Onlarda kendi savaşlarında bazı “derin operasyonlar” uygulayacaklardır. Çünkü bilim, hele de gelişmiş nükleer bilim “apolitik” bir konu değildir. Bu güçler açısından bakıldığında bilimsel faaliyet “kendi haline” bırakılamaz. O kadar ki o alandaki atılacak bir adım dünya dengelerini bile sarsabilir. Bunun için sabotajda yaparlar, suikast da tertiplerler. (11 Eylül sonrası ortaya çıkan “mikrobiyolog seri cinayetleri”ni hatırlayalım) Burada “teknoloji casusluğu”nun çok özel bir alanıyla karşı karşıyayız gibi geliyor bana. İkinci dünya savaşın bitiminden ve Nazi bilim adamlarının kaçırılmasından bu yana bu konudaki savaş derinleşerek sürüyor.

 

Çünkü bilimi insanlar yapar ve özellikle de sayıları fazla olmayan sıra dışı insanlar. Uygarlığımızın bugün geldiği aşamada bilimin ne kadar büyük payı olduğu ve tam bu noktada bilimin ne kadar kötüye kullanılma çabası içinde olduğunu da söylemeye hacet yok. Bu yüzden dünya egemenleri ve onların emrindeki istihbarat servisleri bilimi ve bilimsel faaliyeti sıkı bir izlemeye, denetime ve yönlendirmeye almışlardır. Bu çizginin dışına çıkanlar önce parayla hizaya getirilir, yok gelmiyor, “yurtseverlik” gibi “aptalca” (!) güdülerle hareket ediyorsa başka yollarla. Bütün bunlar da olmuyorsa o zaman başına bir şeyler geliverir. Bilim ve bilim adamları günümüzde kapitalist-emperyalist sistemin bir tutsağıdırlar. Beyinlerini ya küresel güçlerin hizmetine sunacaklar ya da bir toplu iğne bile icat edemeyecek kadar dışlanacaklardır.

 

Neyse tekrar “kaza” olayına gelelim. İlk günden beri basında yer alan iddiaları takip ediyorum. Her biri birbirini tekzip ediyor ve bir “zihin bulandırma” çabasının ürünü gibiler adeta. Bunların bazılarına bir göz atalım:

 

Uçağı Açık Cep Telefonları Düşürdü: Öncelikle cep telefonları uçakları böylesi kolaylıkla düşürebilseydi havada uçak kalmazdı. Ayrıca cep telefonlarının uçak düşürdüğüne dair elde kesinleşmiş bir kanıt yok. Bu da modern bir “şehir efsanesi” gibi. Sadece haklı ve yerinde bir önlemdir o kadar. Hassas elektronik aletleri etkilememesi için bir “önlem” olarak yasaktır. Ayrıca bu olayda cep telefonlarının çaldığı sadece bir iddia düzeyinde kalmıştır. Bu iddiaya göre kaza sonrası olay yerine varan kurtarma ekipleri çok sayıda çalan cep telefonuna rastlamışlardır. (Ki, bu iddia reddedildi) Eğer öyleyse bu ancak yolcuların son dakikalarda çok önemli ve “acayip” bir durum yaşadıklarını, bunu haber vermeye çalıştıklarını gösterir. Bunun araştırılması gerekir. Yoksa niye açsınlar ki?

 

ILS (Instrumental Landing Sistem) Yoktu: Bu da işin ayrı bir “geyiği”dir. ILS henüz nispeten yeni bir teknolojidir. Yere iniş aşamasında büyük kolaylık sağlar. Ama o kadar. Düne değin yoktu ve bütün uçaklar mekanik olarak, pilot inisiyatifiyle, “göz kararı” rahatlıkla iniyorlardı. Ayrıca halen ILS olmayan dünyada birçok havaalanı vardır. ILS yokluğu bir kaza nedeni değildir. Ayrıca VOR sistemi de benzer işi görür. Dolayısıyla ILS zorunluluk olmadığı gibi kazaya da yol açmaz. Bunu öne sürenler ya ILS nedir bilmeyen cahillerdir ya da art niyetlidirler.

 

EGPWS Sistemi Çalışmadı: Uçaklarda bulunan bu sistem uçuş aşamasında pilotlara önlerindeki dağ ve benzeri engebeleri gösterir. Düşen uçakta bu sistemin olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla bu iddiada geçersizdir. Kaldı ki, olmasa bile pilotların bu kadar “dikkatsiz” olabileceklerini düşünmek saçmadır.

 

Pilotlar Sarhoştu: Olay sonrası pilotlardan alınan kan örnekleri ve tahlillerinde alkole rastlanmamıştır.

Pilotlar ve Ekip Yorgundu: Bu da doğrulanmamış bir iddiadır. Hiçbir pilot ne kadar yorgun olursa olsun, sırf 5-10 dakika kazanacağım diye normal uçuş açısını değiştirmez. Kaldı ki pisti gördüğünü söyleyen bir pilot niçin yeni bir manevra yapsın. (Ayrıca alana iniş ya da kalkış yapacak başka uçak da yok. Diğer bir tabirle trafik yoğun değil. Yani doğrudan inmek aslında en kestirme yol.) Bunun ya başka bir “nedeni” vardır ya da iddia geçersizdir.

 

Vertigo Etkisi yaşadılar: Çok uzun süre deniz veya karlık alan üzerinde uçan pilotların yaşadığı bir “yön tayin bozukluğu”dur. (aşağısı mavi yukarısı mavi veya aşağısı beyaz yukarısı –bulutlar- beyaz) Bir “yanılsama” nedenidir. Gece uçuşlarında da ortaya çıkabilir. Ancak bunun için çok uzun mesafelerde saatlerce uçmaları gerekir. Oysa uçtukları mesafe kısadır. Burdur Gölü ise çok büyük bir göl değildir.

 

Uçak U Dönüşü Değil O Dönüşü Yaptı: Bunun kesin” nedeni bilinmiyor. Sadece varsayımlar var.

Pilotlar Isparta’ya ilk kez Uçuyordu: Pilotların uçtukları güzergâhı ve indikleri havaalanını bilmeleri bir avantajdır. Böylelikle olası aksiliklere veya doğal engebelere karşı daha duyarlı olurlar. Ancak o kadardır. Dünya üzerinde çok daha zor şartlardaki havaalanlarına ilk defa iniş yapan binlerce pilot vardır. O zaman ortalık kazadan geçilmezdi. Kaldı ki bu pilotlar binlerce saat uçuş deneyimi olan pilotlardır. İlk defa uçuyor olmaları kendi başına bir kaza nedeni değildir.

 

Rüzgâr Etkisi: Özellikle uçak yan dönüşler yaptığı esnada “rüzgâr kırılması” denen olguyu yaşar. Ancak bunun çok sert bir “rüzgâr” olması gerekir. Ayrıca uçaklar bu ihtimal düşünülerek ona göre dizayn edilmişlerdir. Aksi taktirde her rüzgâr yediklerinde uçurtma gibi düşmeleri gerekirdi. Saçmadır. Kaldı ki o günkü ve o saatteki hava raporları böyle bir “etki” olmadığını göstermektedir.

Hava Koşulları: Aynı şekilde o gün Isparta üzerindeki bütün hava koşulları göstergeleri normaldir. Görüş açık, hava sakin ve mehtap aydınlığında olduğu söylenmektedir. Yağmur, kar, fırtına, sis, yıldırım, vb gibi doğal etkiler yoktur. Öyle bile olsa bu şartlarda kalkış ve iniş yapabilen binlerce uçak vardır. Tek başına açıklayıcı bir faktör yoktur.

 

Yakıt Bitti: Çoğunlukla uçaklar tam depo dolmadan kalkış yaparlar. Ancak bu uçacakları mesafe hesap edilerek yapılır ve yeterden biraz fazla yakıt her ihtimale karşı konur. Uçak büyük bir “rota sapması” yaşamamıştır. Rötar yapmamıştır. Çok uzak mesafelerden gelmemektedir. Uçuş trafiği yoğunluğundan dolayı pisti defalarca “pas” geçmemiştir. Tanklarında sızma yoktur. (Olsa göstergeler gösterir.) Demek ki uçağın yeter yakıtı vardır. Uçak şirketleri de bu iddiayı reddetmişlerdir. Mantıkidir. Gerçi uçakta yangın çıkmaması buna kanıt gösterilmektedir. Ancak unutulmamalı ki, yangınsız birçok uçak kazası da vardır.

 

Cihazlar hassasiyetini yitirdi: Bir uçakta birçok elektronik gösterge ve cihaz vardır. Bunlarda bir “bozukluk” oluşmuşsa veriler yanlış görülebilir. Kumanda kilitlenebilir. Bu mümkündür ama çok düşük bir ihtimaldir. Ayrıca bu aygıtlar “dış bir etki” ile de planlı ve istemli olarak bozulabilir.

Uçağın Bakımı Yapılmadı: Bu mümkündür ama yeterli değildir. Bakım süreleri standarttır. Oysa her uçağın kendi “ömür” süresi vardır. Kâğıt üzerinde bu süreler aşılmış görünse bile bu düşeceğinin garantisi değildir. Nitekim birçok özel şirket masraflı olacağı için opsiyonları zorlamaktadır. Kaldı ki, kiralayıcı ve kullanıcı şirket aksini iddia etmektedir. Bu iddialar daha ziyade World Focus Havayolları şirketinin eski yönetim kurulu başkanı Av. Murat Başman’ın iddialarına dayanmaktadır.

Göldeki Işıkları Pist Sandı: En komik iddia da budur. Her pilot eğer kör değilse havaalanı pisti ışıkları ile göl yansımalarını ayırt edebilir. Kaldı ki “İn bound” olan (pisti karşılayan) ve kuleye onaylama veren bir pilotun bunu bir gölle karıştırması mümkün değildir. O zaman göle inmesi veya düşmesi gerekirdi. Saçmadır.

 

Yeraltı Gazları: Bölgede böyle etkiler olsa bile bu yönde bir veri ve işaret yoktur.

Türbulans Etkisi: Türbulans (Hava Boşluğu) etkisi daha yüksek irtifalarda daha mümkündür. Bu kadar alçalmış bir uçağın türbulansa girmesi imkânsız olmasa da zordur. Kaldı ki, her türbulans uçak düşürmez. Bunu pilotlar hatta sık yolculuk yapanlarda bilir.

 

Kısaca bütün bunlara baktıktan sonra ileri sürülen ve sürülebilecek “kaza kırım raporları” aksini söylese, en “yetkili ağızlar” yemin billah etse, gene de bu “kaza”nın “normal” bir “kaza” olduğuna inanmam. (Basınç etkisine bağlanıyor ama cesetlerde sıyrık bile olmaması ve hiç kurtulan olmaması ayrıca tuhaf. Çünkü uçak burun üzeri değil, gövde üzeri düşmüş ve orta bölüm neredeyse tümüyle sağlam) Bu konuda ne “maddi kanıtlar”a inanırım ne de söylenenlere. Sadece mantığa ve sezilerime inanırım. (Hepsi değiştirilebilir, düzenlenebilir çünkü) Ettiğim an kendi akıl ve mantığıma hakaret etmiş olurum. Hiç kimse bana Türkiye ve dünya için çok önemli bir projenin yürütücülerinin üstelik tam da o konuda bir toplantıya giderlerken (Bu “kaza” aynı zamanda kalan diğer bilim insanlarına göz dağıdır!) bindikleri uçağın tam da iniş aşamasında, normal hava koşullarında saçma sapan bir şekilde düştüğüne ikna edemez. Ne ortalığı kaplayan kiralayıcı şirketin “kötü şöhreti” üzerine iddialar, ne de MD83’ler “sabıkaları” hakkında yalan yanlış söylenenler. Dünya üzerinde halen 1300 MD83 uçuştadır ve MD83’lerde her hangi model bir uçaktan daha fazla ya da daha az kaza oranına sahip değildir.

 

Nasıl yaptıklarına dair henüz bir “teorim” yok. (Ancak patlayıcı kullanmadıkları kesin. Aksi taktirde uçak havada parçalanırdı. Yangın çıkar ve cesetler kömürleşirdi. Bu da “biz yaptık” demek olurdu ki, o kadar aptal olduklarını sanmıyorum. Belli ki “tereyağından kıl çeker gibi” halletmişler. Ancak mutlaka bir “iz” olmalı. (Vakit gazetesinde yer alan “Uçağa fazladan binen 2 kişi aleti çalıp paraşütle atladılar” iddiası bu yüzden çok önemli bence. Eğer öyleyse 007 James Bond filmleri bile bu “operasyon”un yanında solda sıfır kalır! O halde bu iki kişi eğer binmişlerse nasıl binmişlerdir? Şirket elemanı ya da “resmi” görevli midirler ki ellerini kollarını sallayarak uçağa binebilmişlerdir?) Bu konuda bir fikrim olduğunda sizlerle paylaşacağıma emin olabilirsiniz.

Peki resmi düzeyde sonunda ne mi olacak? Çok basit…Söyleyeyim… Sonunda “Pilotaj hatası” denilip geçilecek. Ulaştırma bakanı bile daha ilk günden, ortada henüz veri yokken, bu anlama gelecek laflar etmedi mi?

 

Başka ne bekliyorsunuz?


“Emperyalizm ve küresel şebekeler uçağımızı düşürüp, vatandaşlarımızı ve bilim insanlarımızı öldürdü, bir de alet çaldılar” diyecek hal ve cesaretleri olacak değil ya!

 

Kaynak: korsangazete.com

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !